Genel, Yazı

Ergenlik 10-24 Yaşları Arasında!

13.07.2018

Dünya’ nın önde gelen tıp dergisi Lancet’ te yayınlanan araştırmada, ergenliğin 10-24 yaşları arasında yaşanmaya başlandığı belirtildi.

Ergenlerin, yetişkinliğe geçerken tamamlamak zorunda olduğu görevleri vardır: Değişen bedenini kabul etmek, akranlarıyla olgun ilişkiler kurmak, duygusal bağımsızlığını gerçekleştirebilmek, geleceğine yönelik kararlar almak ve projeler üretmek gibi…

Yaş 18 ve üzeri olmasına rağmen özerklik kazanamayan bireyler, yetişkin özelliklerini taşımakta zorlanmaktadırlar. Yetişkinlik dönemine ulaşıldığında kararsızlıklar, değişimler ve sorumsuzluklar azalmalıdır.

Yasalar önünde yetişkin kabul edilen 18 yaş üstü bireyler, günlük hayatlarında henüz yetişkinlerin alması gereken sorumlulukları alamamaktadırlar. Çocukluğun bağımlılığı tamamen bırakılamamış ve yetişkin sorumluluğu tümüyle kabul edilmemiştir.

Arnett’ a göre hızlı endüstrileşme, yaşam koşulları ve ebeveyn rollerindeki değişiklikler, eğitim hayatının ve evlenerek çocuk sahibi olma yaşının uzaması gibi durumlarla bağlantılı olarak 18-29 yaş arasında hayata başlama yaşı ertelenmiştir.

Arnet’ a göre; çocukluk ve yetişkinlik arasında kalan bireylerin 5 karakteristik özelliği bulunmaktadır. Arnet bu dönemi, ‘Beliren Yetişkinler’ dönemi olarak adlandırmaktadır. Bu dönemde kalan kişiler; kimlik arayışı, istikrarsızlık, kendine odaklanma, arada kalmışlık içindedir ve olanakları sonsuz görmektir.

Beliren yetişkinlik, ergenlik ve yetişkinlik arasında bir geçiş dönemidir. Birey kendisini hem ergen hem de yetişkin olarak veya ne ergen ne de yetişkin olarak tanımlamaktadır.

Psikanalist Dr. Dan Kiley, Barrie’ nin yarattığı Peter Pan karakterinden esinlenerek hep çocuk gibi davranan ve büyümeyen kişiler olarak bahsettiği vakalarını Peter Pan Sendromu (PPS) olarak tanımlamıştır.

Kiley’ e göre yetişkinlikle çocukluk arasında kalan kişilerin yaşadığı, 8 karakteristik özellik bulunmaktadır. Bunlar; sorumsuzluk, tedirginlik, yalnızlık, cinsel rol çatışması, narsisim, şovenizm, sosyal iktidarsızlık ve otuzundan sonra ümitsizliktir.

Levinson, 17-33 yaş arası dönemi ‘Acemi Faz’ olarak adlandırmıştır. Bu süreçte kişi; aşk, iş ve stabil bir yaşam yapısı kurmayla ilgili istikrarsızlık yaşayıp durmaktadır.

Keniston tarafından geliştirilen ve ‘Gençlik Teorisi’ adıyla literatürde yer alan kuramda, beliren yetişkinliğin ergenlik ve genç yetişkinlik arasında bir dönem olduğu anlatılmıştır.

Ailelerin çocuklarına karşı davranışları, çocuklarının ergenliği atlatarak yetişkin özellikleri kazanmalarına önemli katkı sunmaktadır.

Anne ve babanın dikkat etmesi gereken hususlar;
– Dürüstlük, güven, sevgi ve saygı dolu bir atmosfer yaratmak,
– Çocuklara yaşlarına uygun bağımsızlıklar vermek ve özgürlük tanımak,
– Gündelik ev işlerinde bazı sorumluluklar vermek,
– Çocukların düşüncelerini ve başından geçenleri rahat anlatmalarına açık olmak,
– Kazanılması istenen davranışlarda örnek ve rehber olmak,
– Aile üyeleriyle birlikte ortak paylaşımlarda bulunmak,
– Çocukların her biriyle bireysel vakit geçirmek,
– Yapabileceğinin üzerinde beklentiye girmemek,
– Yöneldiği alanda değişikliğe gitmemek,
– Çocukları aşağılamamak,
– Başkaları ile kıyaslamamak,
– Çocuklara akranları yanında kaba davranmamak,
– Onları sık sık eleştirmemektir.

Yetişkin özelliklerini kazanan birey; bağımsız yaşama hazır olmalı, sorumluluğu içselleştirmeli, yaşamındaki ihtiyaçlarını kendisi karşılayabilmeli, seçeneklerin arasından uygun olanı seçebilmeli ve romantik ilişkilerini sürdürebilmelidir.

Yaşamındaki görevleri yasaların kabul ettiği yaşta yerine getiren ve bundan mutlu olan sağlıklı bireyler yetişmesini dilerim…

http://www.gazetebursa.com.tr/ergenlik-10-24-yaslari-arasinda-makale,3554.html

Genel, Yazı

Çocukları Korumaya Yönelik Çözümler

05.07.2018

İsimlerini yürek yakan olaylarla duyduğumuz, Eylül ve Leyla aklımızdan çıkmamalıdır.-
Kitle iletişim araçlarıyla artan istismar haberlerinin etkisi, önceden yokmuş algısı geliştirmemelidir. Cinsel istismara göz yumulması ve çözüm bulunamaması, asırlardır ertelenmiş bir sorundur.

İstismarın nedenleri; kültürel yapı, sosyal ve ekonomik durum, devlet politikaları, eğitimsizlik, kişilerin geçirdiği çocukluk dönemi ve istismarcıya uygulanan cezaların caydırıcı olmamasıdır. Bu nedenlere çözüm önerileri getirilerek uygulamaya geçirilmelidir.

Cinsel istismar, çocuğun bir yetişkin cinsel gereksinim ya da isteklerinin doyumu için cinsel nesne olarak kullanılması veya kullanılmasına göz yumulmasıdır.

28 Avrupa ülkesinde yapılan araştırmalarda, 2,5 milyon kadın 15 yaşından önce istismara uğradığını belirtmiştir.

Avrupa dışındaki 38 ülkede 17 milyon kişi, 15 yaşından küçükken istismara uğradığını belirtmiştir.

İstismara uğrayan çocuk oranı sıralamasında Türkiye 3’ üncü sıradadır. (Bu sıralamada, gelişmemiş ülkelerde net sınırlardan bahsetmenin zor olduğunu da göz önünde bulundurmalıdır.)

Devletimiz, Birleşik Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi ile, önleyici bir sistem kurarak çocukları ihmal ve istismardan korumayı taahhüt etmiştir.

Çocukların ihmal ve istismar edilmesinden önce riskler ortadan kaldırılmalıdır. Öncelikle önleyici hizmetlere yer verilmelidir.

Meclis’te daimi bir çocuk komisyonu kurulmalıdır. Bütün partiler, çalışma yapmalı ve politika üretmelidir.

Erken uyarı sistemi kurulmalı ve bildirimi alacak etkili bir müdahale birimi olmalıdır.

Milli Eğitim Bakanlığı tarafından cinsel ve üreme sağlığı eğitimi müfredata aktarılmalıdır. Okullarda çocuklara ‘Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’ ile ilgili zorunlu dersler verilmelidir.

Çocuklar fiziksel, duygusal ve cinsel istismarlara karşı bilinçlendirilmelidir. Çocukların kendilerini koruması öğretilmelidir.

Çocukların yaşadığı şiddet ve istismar olaylarını iletebilecek bir ‘şikayet hattı’ açılmalı ve bilgilerin gizliliği sağlanmalıdır.

Çocuk Hakları Komiteleri çocuklara haklarını anlatmak, savunmak; özellikle özel günlerde faaliyetler düzenleyerek çocukların da bir şeyler yapabileceğini, seslerini duyurabileceğini göstermek amacıyla toplanmaktadır. Sosyal Hizmetler (ASPB) nezdinde çocuklara, 7/24 acil hizmet verebilecek çocuk koruma birimleri yapılandırılmalıdır.

Çocuk hem mağdur hem de suç tanığıdır…

Çocuğun ifadesi tek seferde, Çocuk İzlem Merkezleri’nde ve üniversitelerin Çocuk Koruma Birimlerinde alınmalıdır. Çocuğun tekrar tekrar yaşadığı travmayı anlatmasından sakınılmalıdır.

Sanıklara verilen cezalar, caydırı olmaktan uzaklaşmaktadır. Yargılamanın çok uzun sürmesi, takdiri indirim sebeplerinin uygulanma biçimi ve yetersiz delil toplanması gibi sebepler cezaları hafifletmektedir.

Cezanın, adalet sistemine uygun işlemesi için; eksikliklerin sebebi araştırılmalı, bunları gidermeye yönelik gerekli yasal ve idari düzenlemeler yapılmalıdır.

Suçlunun cezalandırılması, hukukta orantılılık ve çocukların yararı gözetilerek cezasızlığa yer vermeyecek şekilde sonuçlanmalıdır.

Cinsel sömürü ve istismara maruz bırakılan çocuklar, tedavi ve terapi çalışmaları ile iyileşebilirler.

Rehabilitasyon hizmetleri için dava sayıları göz önüne alınarak bütçe ayrılmalıdır. Özel rehabilitasyon hizmetleri arttırılmalıdır.

Yapılan çalışmalar gösteriyor ki, çocukluğunda istismara uğrayan bireylerin -kendini onarma fırsatı bulamazsa- kendisinin de istismarda bulunma riski oluşmaktadır. Buna kartopu efekti denmektedir. Bu açıdan bakıldığında, bir istismar olayında istismarcının bulunup toplumdan uzaklaştırılması yetmez. İstismara uğrayan kişilerin bulunup tedavi edilmesi gerekmektedir.

Ailelere çok iş düşmektedir. Yetersiz sevgi, şefkat ve ilgiyle sürekli saldıra uğrayan bir çocuk tüm tehlikelere açıktır.

Çocuklarımızı dinlemeliyiz. Korumaları gereken bedensel alanlarını anlatmalıyız. Onlara ‘hayır’ demeyi öğretmeliyiz.

Kendini ifade edebilen, savunabilen ve güçlü karakterli çocukların istismarcılar tarafından hedef haline gelmeleri zordur.

Doğru eğitimle güçlü, sağlıklı ve istismara açık olmayan bireyler yetiştirebiliriz.

http://www.gazetebursa.com.tr/cocuklari-korumaya-yonelik-cozumler-makale,3534.html

Genel, Yazı

Gerçekleşen Bir İhtimalin Huzuru

29.06.2018

Umut ettiğimiz hedefi netleştirip algoritmasını oluşturduğumuzda, ihtimali gerçeğe dönüştürüyoruz.Bizim için bir ihtimal olan şey vardığımız bir nokta olduğunda, huzur bizimledir.

Gelecek planlarını ‘genel’ arzularla belirlemek, arzu edilene ulaşmayı ve yol haritasını çizmeyi zorlaştırır.

“Mutlu olmak istiyorum.”, “Huzurlu olmak istiyorum.” veya “Başarılı olmak istiyorum.” gibi arzular geneldir.

Hayallere ve arzulara ulaşabilmek için onları net birer hedef haline getirmek gerekir.

“Ne yaparak başarılı olmak istiyorum?”, “Nasıl mutlu olmak istiyorum?” şeklinde sorularla harekete geçeceğimiz alanı belirlemeliyiz.

Seçeneklerin arasından ne istediğimizi bilerek tercih yaptığımızda, amaç ortaya çıkar. Bize uygun bir amaca odaklanmak, belirsizlikten kurtarır.

Başarılı kişiler; ne istedikleri üzerinde detaylı düşünür, gerçekçi hedefler koyar ve plan yaparlar.

Bir İngiliz atasözü der ki, “İyi bir başlangıç, iyi bir sonu yaratır.”

Yolumuzda ilerlerken nerede başladığımız önemlidir. Planlı ve belirlediğimiz hedefe uygun bir programla başlamak, bizi -yüzümüzde bir gülümsemeyle- sonuca ulaştırır.

Üst düzey motivasyon ile her gün, planlarımızı uygulamaya geçirmeliyiz.

Günlük plan yaparken;

– Her akşam, ertesi gün yapacaklarımızı önem sırasına göre listelemeliyiz.

– Her işi yaparken gerekli süreyi belirlemeliyiz.

– Bitiremediğimiz işlerimiz varsa; önce, neden bitiremediğimizi düşünelim. Ardından, ertesi günün planına gerekli eklemeler yapmalıyız.

– Her gün, planımıza uyumumuza ve verimliliğimize 100 üzerinden bir puan vermeliyiz. İyi bir puan aldığımızda kendimizi ödüllendirebiliriz.

Haftalık plan yaparken hedeflerimize ulaşmak için yaptıklarımızı değil, yapmamız gerekenleri listelemeliyiz.

Aylık plan yaparken;

– Bir ay içinde hangi konuları tamamlayacağımızı,

– Beklediğimiz verimliliği,

– Aylık, günlük ve haftalık ayıracağımız süreyi,

– Konuları hangi verimlilikte tamamladığımızda kendimizi başarılı sayacağımızı belirlemeliyiz.

Kısa zamanda çok iş yapmamız, bizi sadece yorar. Doğru zamanda verimli iş yapmak, amacımıza odaklanarak iş yaptığımızı gösterir.

Adım adım ilerlerken içimizden gelen pozitif yüksek sesi duyduğumuzda, bizi sonuca taşıyan ipe daha sıkı tutunuruz.

Korku ve kaygı, potansiyeli sergilememizin önündeki engel olabilirler. Başarısız olma korkusu ve adımları doğru atamama kaygısı, -dış etkenlerden önce- bizi alıkoyabilir.

Hedef koyarken kaygı duymamız ya da sonuca ulaşamamaktan korkmamız, olduğumuz yerde kalmamıza neden olabilir.

İç sesimiz, bizi güdüler. Çabamızı, sözcüklerimizin gücü belirler. Kuvvetli ve susmayan iç ses, bizi kendi halimize bırakmaz.

Konuşma dilimiz, davranışlarımızı ve başarımızı etkiler.

Olumsuz kelimeler ve cümleler motivasyonumuzu düşürür. “Asla, yapamam veya beceriksizim” gibi ifadeler özgüvenimizi sarsar.

Kullanmamız gereken kelimeler, “Başarabilirim, güçlüyüm ya da yaparım” gibi olumlu olmalıdır.

Zihnimizde tekrarladığımız sözcükler, yaydığımız enerjiyi kontrol ederek koşulların oluşmasını sağlar.

Aklımızın ve kalbimizin ortak noktada buluştuğu isteklerimizi, olumlu iç sesimizle ve programa uyarak yerine getirmemiz başarıdır ve bizi huzurlu kılar.

Thomas Edison; “Hayatta başarılı olmuş kişilere bakarsak onların ruhen, bedenen ve fikren huzurlu kişiler olduğunu görürüz.” der.

Hepimize başarımızla, huzurlu yaşadığımız günler dilerim…

http://www.gazetebursa.com.tr/gerceklesen-bir-ihtimalin-huzuru-makale,3527.html

Genel, Yazı

Akran İstismarı

23.06.2018

Çocukların okul çağında yaşadıkları akran istismarı, üzerinde çözüm odaklı düşünülüp çalışmalar yapılan bir sorundur.

Akran istismarı ile ilgili ilk bilimsel çalışmalar 1970’lerin sonlarında Norveç, İsveç ve Finlandiya’da başlamıştır. 1978 Norveçli araştırmacı Dan Olweus tarafından yazılan “Okullarda Saldırganlık” isimli kitap, akran istismarı konusunda bir dönüm noktası olarak kabul edilmiştir.

Akran istismarı; bir bireyin ya da bir grubun bir bireye yönelik olarak uyguladığı, tekrarlayıcı ve sürekliliği olan, gücün sistemli olarak kötüye kullanılmasını içeren, zarar verici ve incitici saldırgan davranışı olarak tanımlanmaktadır.

Akran istismarında; güçler dengesizdir, arkadaşlık yoktur. Tekrarlayıcı olumsuz hareketler vardır. Güç ve kontrol arayışı vardır. İstismarın ciddi sonuçları vardır; fiziksel ve ruhsal zarara yol açar. İstismar eden; güç kazanmayı ya da belli bir eşya, para almayı dener. Akran istismarında, problemi çözmek için çaba sarf edilmez. Sadece mağdurda yoğun olumsuz duygusal tepki, uygulayıcıda başarma ve mutluluk duyguları vardır.

Akran istismarının türleri; bedensel/fiziksel, duygusal ve sosyaldir.

Bedensel/fiziksel; başkasının bedeni ya da malına zarar vermedir. Duygusal; Başkasının kendilik değerine zarar vermedir. Sosyal, başkasının gruba kabulüne zarar vermedir.

Bireysel, ailesel ve okula ait akran istismarının nedenleri incelenmektedir.

İstismar edenler genellikle, ailelerinde saldırganlık ve yoğun çatışma yaşamaktalardır. Empati kurma yeteneğinden yoksun ve duygusal izolasyonları olan bireylerdir. Sosyal beceri ve iletişim kurmada yetersizlerdir. Saldırgan ve dürtüsel mizaca sahiplerdir.

İstismar edenlerin aileleri, yeterli ilgi ve sevgi göstermezler. Çocuk, şiddeti ailede öğrenirken şiddet içeren davranışları da hoş görülmektedir. Aile, çocuğa karşı güç kullanmaktadır. Ailede, aşırı koruyuculuk vardır.

Okulun sosyal yapısı, öğretmen ve idarecilerinin tutumu istismar nedenlerindendir.

Akran istismarı; ruhsal, akademik ve sosyal beceri sorunlarıyla sonuçlanmaktadır.

Var olan sıkıntıların artması, uyku sorunu, altını ıslatma, depresyon, bedensel yakınmalar, okul fobisi, intihar düşünceleri ve girişimi ruhsal sorunlardır.

Ders başarısında düşme, konsantrasyon kaybı, ders içi uyumsuzluk ve okul reddi akademik sorunlardır.

Düşük benlik saygısı, azalmış kendine güven, olumsuz kendilik algısı, arkadaşları tarafından ihmal edilme duygusu, utangaçlık ve içine kapanıklık sosyal beceri sorunlarıdır.

Bireysel, ailede ve okulda akran istismarı önlenmelidir.

Bireysel önlemler;

– Öğrencilerin girişkenlik düzeyini artırmak

– Uygun baş etme yollarını geliştirmelerine yardımcı olmak

– Sosyal izolasyona izin vermemek

– Akran destek grubu oluşturmak

Ailede alınması gereken önlemler;

– Aile içinde benzer davranışları önleme

– Akran istismarı belirtilerini tanımaya hazır olma

– Okulla iş birliği yapma

– Sosyal ortam geliştirme

– Okuldaki akran istismarını önleme çalışmalarına destek verme

Okulda hayata geçirilmesi gereken önlemler;

– Akran istismarı konusunda bilinçlenme, eğitici eğitimi programlarının olması

– İstismarı önleyici kapsamlı programların yapılması ve uygulanması

– Okul personelinin davranış birliği içinde olması

Çocuklarımızın sosyal ortamlarında yaşadıkları akran istismarı, müdahale edilmesi gereken bir sorundur.

Akran istismarı açısından risk grubunda olduğu belirlenen çocuklar, rehber öğretmenin izlenimine alınmalıdır.

Rehber öğretmen, tüm okul çalışanları ve aileler ile akran istismarını önlemeye yönelik iş birliği içinde olmalıdır.

Öğrencilere akran istismarı konusunda farkındalık oluşturma eğitimleri verilmeli ve bu konuda bilgi düzeyleri arttırılmalıdır. Eğitim döneminde; bilgi aktarımı devam etmeli ve davranışlar izlenerek doğru davranış alışkanlığı kazandırılmalıdır.

Çocuklarımıza, ‘benlik saygısı’ kazandıkları ve sağlıklı ilişkiler kurdukları sosyal ortamlar dilerim…

http://www.gazetebursa.com.tr/akran-istismari-makale,3517.html

Genel, Yazı

Kapak Sözler

14.06.2018

Günümüzde medyadan takip ettiğimiz liderlerin ve göz önündeki insanların, projelerini ve çalışmalarını dinlemeyi tercih ederiz. Fakat kapak sözlerin yarışına, yenilerinin eklendiği bir gündemin seyircisiyiz.

İnternet sitesinde arama yaparak, bazı ‘kapak sözler’ e ulaştım. Biz, örnek insanları örnek alacağımızdan, günlük hayatımızda lazım olur diye düşündüm.

“Laf söyledi oldu kapak, söz söyledi oldu tencereye kapak.”

“Beni dışarıdan yargılayanlara söyleyecek sözüm yok; Zaten dışarıda kalmaları onlara yetiyor.”

“Bazı insanlar hep ‘kaptan’ olurlar, söz konusu ‘dümen çevirmek’ olunca.”

“Arkamdan konuşanların hepsi arkamda takılmaya devam etsin…”

“Siz benim tellerime, hangi noktadan vuruyorsanız, ben o makamdan çalıp söylerim..”

“Kapatmaya gücünün yetmeyeceği kapıyı ardına kadar açma, / açmaya yüzünün yetmeyeceği kapıyı da tamamen kapatma.”

“Piyangonun sana çıkmadığına çok şaşırdım hâlbuki bütün numaralar sendeydi.”

“Gidiyor musun? Git! Soytarısı terk etti diye, kralın sarayı yıkılmaz.”

“Lafa gelince fena esersiniz, icraata gelince pamuk şekersiniz.”

Fark ettiniz mi? Bu sözleri okurken içimizde olumsuz duygular uyanıyor. İnsanın ruhu kulaktan, sözlerden beslenir. Ruhumuzu güzel sözlerle ve hoş müziklerle beslememiz, psikolojik sağlığımıza ve ilişkilerimize iyi gelir.

Sevdiklerinizle siyaset yapmayın. Siyaset dostlukları zedeler. Siyasetçiler yollarına devam eder; siz dostlarınızı yitirmekle kalırsınız…

Aristoteles

Aristoteles’ e hak veriyorum. Bence, birbirimizi yaralayan sözlerden uzak durmalıyız.

Ayrı siyasi düşünceleriyle inatlaşmalarını, boşanmayla sonlandıran eşler duyuyoruz. Kardeşlerin aralarına küslük girmesine neden olan, farklı siyasi görüşler var.

Dünyada ve ülkemizde, gündem sürekli değişiyor. Kardeşimiz ve çocuğumuzun anne-babası değişmiyor.

İlişkilerin devamını sağlayan anlayışı, özellikle gerilen ortamlarda karşılıklı korumak gerekiyor.

Sevdiklerimizle birlikte sohbetlerimizin konuları; günlük hayatımızdaki başarılarımız, yardımlarımız, okuduklarımız, kazançlarımız, yoklukta destek vermemiz ve sağlığımızı koruma önerileri olabilir. Yapıcı konuşmalar, ilişkilerimizi güçlendirir.

Sevdiklerimizle paylaşımlarımız; sosyal ortamlarda bulunma, ortak hobilerimiz, çay veya kahve içmemiz, bolca tebessüm etmemiz, gözlerimizin içine bakarak konuşmamız ve saygılı davranışlarımız olabilir. Olumlu paylaşımlarımız, ilişkilerimizde sevgiyi arttırır.

Hepimiz kendi hayatımızın başrol oyuncusuyuz. Birer gündem seyircisiyken, göz önündeki insanların taklitçisi olmayalım.

Kendi yaptığımız işleri önemseyerek çalışalım. Zamanımızı, dolu dolu geçirelim. Birbirimize, güzel ve değer veren sözler kullanalım.

Doğru yaptıklarımızla, çocuklarımıza biz güzel örnek olalım.

Sevdiklerimizle birlikte geçirdiğimiz, mutlu bir yaşam dilerim…

http://www.gazetebursa.com.tr/kapak-sozler-makale,3503.html

Genel, Yazı

Sigara Bağımlılığı ve Depresyon

13.06.2018

Sağlığımıza zarar veren, hayatımıza ve sevdiklerimize erken veda etmemize neden olan ve depresyonun tetikleyicisi sigara kullanımını bırakarak yaşam kalitemizi yükseltebiliriz.

Sigara bağımlılığının bir hastalık olduğu, Dünya Sağlık Örgütü tarafından kabul edilmiştir.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) açıklamalarına göre; 4 milyon kişi sigaranın neden olduğu hastalıklar sebebiyle hayatını kaybetmektedir. Bu rakamın, 2030 yılında 10 milyona ulaşacağı tahmin edilmektedir.

Resmi olarak tütün kullanmanın zararlı olabileceği görüşünü; ilk kez Stanhope ve arkadaşları, 1964 yılında Amerika Birleşik Devletleri’ nde yayınlanan Surgeon General raporunda açıklamışlardır.

Bugünkü oranla sigara içme devamlılığı halinde, önümüzdeki 30 yıl içerinde sigara nedenli ölümlerin; tüberküloz, anne ölümleri, trafik kazaları, kazanılmış immün yetmezlik sendromu [AIDS], intihar ve cinayetlere bağlı ölümlerin toplamını geçeceği öngörülmektedir.

2016 yılında Sigara Bırakma Polikliniği’ ne başvuran 2119 kişi üzerinde yapılan araştırma sonucu; sigara bağımlılık düzeyi arttıkça, depresyon düzeylerinin arttığı anlamlı olarak saptanmıştır. Depresyonun, sigara bağımlılığı ile ilişkisi vardır.

Depresyon, Aile Hekimliği’ nde ikinci en sık görülen ruhsal sağlık problemidir.  Türkiye Ruh Sağlığı Profili Çalışması’ nda 12 aylık depresif nöbet yaygınlığı kadınlarda %5,4, erkeklerde %2,3, tüm nüfusta %4 olarak verilmektedir. Epidemiyolojik veriler, herhangi bir yılda kadınların %13’ ü, erkeklerin %8’ inin depresyonda olduğunu göstermektedir. 

Depresyon, iş gücü kaybının yanında intihar riskini de arttıran bireysel ve toplumsal bir sağlık problemidir.

Klinik depresyonun temel niteliği hoş olmayan duygudurum, ilgi ve zevk azlığı umutsuzluk ve karamsarlıktır. Uyku bozukluğu depresyonun çok sık karşılaşılan bir belirtisidir.

Depresif hastalar, derin bir üzüntü yaşarlar. Gelecekleri ve yaşadıkları ile ilgili olarak hep kötümser düşünürler. Genel olarak ilgileri azalır ve etkinliklerden zevk alamazlar. Enerji düzeyleri azalır ve günlük aktiviteleri bile yapmakta güçlük çekerler.

Umutsuzluk, kötümserlik, benlik saygısında düşme ve suçluluk duyguları; intihar düşüncesini ve eylemlerini uyarır. Düşünce içeriğinde geçmiş olaylar, önemli yer tutar. Yoğun anksiyete (bunaltı, kaygı) belirtilerinin, depresyon olgularında intihar girişimleri için belirleyici bir etken olduğu ileri sürülmektedir. İntihar düşünceleri ve girişimleri depresyonun önemli belirtilerindendir.

Bugün, “sigarayı bırakıyorum” diyerek kararlılığımızı gösterdiğimiz gün olsun. Depresyonu tetikleyen ve diğer hastalıklar ile hayatımızı sonlandıran sigaraya veda edelim.

Sigara içme alışkanlığımızın yerini alacak, yeni bir uğraş edinelim. Düzenli olarak günde, 20-30 dakikalık yürüyüş yapalım.

Etrafımızda bulunan sigara ve aksesuarlarını uzaklaştıralım. Birkaç hafta süren “Yoksunluk Belirtileri” geçene kadar irademize hakim olalım.

Sigarayı hatırlatan, kahve içme zevkimize ara verelim. Sigarayı bıraktıktan sonra, tercih etmeye başlayacağımız şekerli gıdalar yerine, sağlıklı beslenmemize dikkat edelim.

İnat edelim ve ısrarımızı sürdürelim. Bugün, yeni ve sağlıklı bir gün olsun.

Hepimize sevdiklerimizle birlikte, uzun ve sağlıklı yaşadığımız bir hayat dilerim…

http://mobil.bursasokakgazetesi.com.tr/yazarlar/melike-topuk-/sigara-bagimligi-ve-insan-/212/

Genel, Yazı

Ramazan Ayında Sağlıklı Beslenme

17.05.2018

Son yıllarda, oruçlu günlerimiz yaz aylarına geliyor ve açlık süremiz uzun oluyor. Ramazan ayı boyunca, vücudumuza yeterli gelecek dengeli beslenmeyi nasıl sağlayacağımızı konuşurken günlerimizi tamamlıyoruz.

Diğer İslam ülkeleri, iş saatlerini Ramazan ayına göre ayarlıyorlar; fakat Türkiye, bu ayda değişikliğe gitmiyor. Çalışma yaşamımıza devam ederken, kıymet verdiğimiz dini görevlerimizi yerine getiriyoruz.

Bir ay, içinde bir iyiliği barındırıyorken; Ramazan ayı, bir iyiliği bine çarparak insanın ebediyetini güzelleştiriyor.

Oruç tutmak, insan vücuduna sağlıklı bir arınma sağlıyor. Orucun sevabı, ölçülüp değerlendirilemiyor. Oruç, insana sunulan cömert bir ikram oluyor.

Böyle kazançlı günlerde, kulluğumuzu birinci plana alıyoruz.Minarelere, “Hoşgeldin Ya Ramazan Ayı” mahyalarını asarak bu mübarek ayı kutluyoruz.

Yatsı namazıyla birlikte, teravih namazını cemaatle kılıyor ve camileri canlandırıyoruz. Teravih namazının ardından sahur vaktini bekliyoruz.

Sahurun önemi, öğün sayısının azalmasıyla artıyor. Kan şekerini dengede tutabilmek için sahur yapmamız gerekiyor.

Sahurda; kızartma, kavurma, salam, sosis ve sucuk gibi şarküteri ürünlerinden -susuzluğumuzu artıracağı için- uzak duruyoruz.Yavaş sindirilen, proteinli ve lifli besinlerin tüketilmesi doğru oluyor. Sahur öğününe örnek olarak; tam tahıllı ürünler, süt ürünleri, ceviz, kavrulmamış fındık ve badem, menemen, yumurta, taze sebze ve meyveler, şekersiz hoşaf ve komposto veriliyor.

Az su içilerek oruca başlanması durumunda; vücutta yorgunluk, dikkat güçlüğü, hafıza bozuklukları gibi sorunlarla karşılaşılıyor. Günde ortalama 2 – 2,5 litre su içmeye, dikkat edilmesi söyleniyor.

Orucu açarken kan şekerinin çok düşük olmasından dolayı, fazla miktarda besin tüketimi isteği oluyor.

Hızlı tüketimde, tokluk hissi oluşmasına zaman kalmıyor ve yüksek miktarda besin tüketiliyor. Tokluk hissi, hipotalamusun ventromediyal bölgesinin uyarılmasıyla 15-20 dakikada gerçekleşiyor. İftarda, yemeyi yavaş yemek gerekiyor.

İftar yemeğine, hareket ederek ara vermemiz sağlıklı bulunuyor.İlk yediğimiz çeşidin arkasından, sofradan kalkarak kısa süreli yürüyüşler yapmamız sindirime destek oluyor.

Orucumuzu açtığımızda; zeytin, peynir ve domates ile kahvaltılık veya çorba tercih edilmesi öneriliyor. 10-15 dakika sonra az yağlı et yemeği, sebze yemeği, ızgara, haşlama, fırın yemekleri veya salata ile devam edilmesi uygun bulunuyor. Ana yemekler; enerji veren ancak glisemik endeksi düşük bulgur pilavı, kepekli ekmek veya kepekli makarna ile destekleniyor. Tatlıların sütlü tatlılar veya meyve tatlıları olması söyleniyor.

Ailemizin büyükleri, Ramazan’ ın birinci günü iftar için hazırladıkları sofralarda, en sevilen yemekleri yapıyorlar. Çorba içerken, sevdiğimiz çeşitlerden ne kadar tüketmemiz gerektiği aklımıza gelmiyor. Sonra ikramları geri çeviremiyor ve bize içi dolu sunulan tabakları bitiriyoruz.

Sofralarda, akşam ezanına yetişme heyecanı yaşıyoruz. İftarda karnımızı doyururken, çocukların yarım günlük orucunu takdirle konuşuyoruz. Mutfaktaki bulaşıkların iş yükü, normalden fazla oluyor ve çay ikramı biraz gecikiyor.

Hoşgörü ve gülümseme; aksilikleri, sağlıklı beslenmeyi ve açlığın verdiği gerginliği unutturuyor.

Sahurda, oruca başlamanın huzurunu; iftarda, orucumuzu açmanın başarı hazzını yaşıyoruz.

Bir kez daha Ramazan ayına kavuşturana hamdolsun…

http://www.bursasokakgazetesi.com.tr/yazarlar/melike-topuk/ramazan-ayinda-saglikli-beslenme/202/

http://www.gazetebursa.com.tr/ramazan-ayinda-saglikli-beslenme-onerileri-makale,3465.html

 

Genel, Yazı

Renklerin Psikolojik Etkileri

08.05.2018

Evimizde kırlentlere, duvar kağıtlarına, masa örtülerine ve çiçeklere bize iyi gelen renkleri kullanabiliriz.

Renk türlerinin insan psikolojisine etkileri incelendiğinde;

-kırmızının dikkat artırıcı, beyni çalıştırıcı, hareket artırıcı, enerji verici

-turuncunun neşe verici, ısıtıcı, iyimserlik hissettiren, aşırı kullanımının huzursuzluk verici

-kahverenginin yatıştırıcı, ciddiyet

-mavinin, hoşnutluk, huzur verici, sakinleştirici

-yeşilin serinletici, sakinleştirici, sessizliği çağrıştırdığı

-pembenin yumuşaklık, çekimserlik

-sarının aklı çalıştıran, özgürlüğü çağrıştıran, canlı sarının aktif hissettiren, solgun sarının dinlendirici ve gevşetici

-morun büyük alanlarda korkutucu, huzursuzluk verici

-beyazın açıklık ve şeffaflık, sadelik, boşluk, temizlik çağrıştırdığı

-siyahın derin, dinlendirici, sessizlik, sonsuzluk gibi etkiler oluşturduğu görülmüştür.

Kışın; önce kırmızı ile hareketlendiren arından turuncuya bürünüp neşelendiren ve sararıp aktif hissettiren güneşi arıyoruz. Huzur dolu mavi gökyüzünü bakıyoruz fakat bulamıyoruz.

Sessiz ve soğuk hava bizi yavaşlatıyor. Beyaz, gri ve siyah günleri pencerelerimizden seyrederken sıkılıyoruz. Kapalı mekanlarda heyecan ararken, yanımızdakiyle dedikodu yapıyoruz.

Başımıza gelen olayları, olumsuz bakış açısıyla değerlendiriyoruz. Birilerine sinir oluyoruz ve onların bazı yanlış davranışlarını sayıyoruz.

Sevmediğimiz aslında; sarıdan, maviden ve doğadan uzakta kalmak oluyor. Adeta bir tomurcuk gibi sıkışıyoruz.

Nihayet sıcaklığın artışı ile aydınlanan gökyüzü, bizi yürüyüşe davet ediyor. Kendimizi dışarıda gezerken ve doğanın sahnelediklerini seyrederken buluyoruz.

Biz çiçekler gibi, bahçemizde gün boyu görünen güneşle ve masmavi gökyüzüyle buluştuğumuzda açıyoruz…

Lale mevsiminin ardından, güllerin tomurcuk verip açması gönüllerimizi şenlendiriyor.

Laleler baharı müjdeleyip çekiliyorlar. Güller ise yazın gelişini haber veriyorlar.Biz de tomurcuklarımızı açıyoruz ve yüzlerimizde gülümseme artıyor.

Tabiatın bize kendini bütün renkleriyle sunduğu, bu günler ne güzel günler…

Ayrıca ilkbahar günlerinde, tadı ve kokusu farklı meyveleri tüketerek kanımız sulanıyor. Çilek, serotonin hormonunun artmasına yardımcı oluyor ve mutlu oluyoruz.

Senenin yüzlerimizi güldüren günlerinde, birbirimize sarılalım ve muhabbetimiz bol olsun. Sevgi ve huzurla kalmak için evlerimizi, bütün bir yıl boyunca renklendirelim.

Bir ömür, renkli ve mutlu günler dilerim…

http://www.bursasokakgazetesi.com.tr/yazarlar/melike-topuk/ramazan-ayinda-saglikli-beslenme/201/

http://www.gazetebursa.com.tr/renklerin-psikolojik-etkileri-makale,3461.html

 

 

Yazı

Alev Topu

Ben bir alev topuyum. Mesafesini koruyana, hayat veren bir ısı ve onu aydınlatan bir ışığım.

Benden uzaklaşanı donduruyor ve karartıyorum. Sınırı geçeni ise yakıyorum…

Dünya bana bütün yüzünü dönmüyor. Daima onun  bir yarısına gece, diğer yarısına gündüzüm. Aramız açılınca, onun mevsimi kışa döner. Yakınlaşınca, çiçek açar ve ona yaz gelir.

Halbuki ben hep aynı yolu gidiyorum ve hep aynı yangınlarım içindeyim. Etrafımda dönerken bütün kararları, Dünya veriyor.

Ben kim miyim?

Ben her kadın gibi bir güneşim.

Genel, Yazı

Geçmişi Hatırlayalım Mı, Yaşayalım Mı?

14.04.2018

Bugün, bir şiir sayfası ile beraberiz. Bir dost elinin sıcaklığıyla tutuyorum gözlerinizden. En lezzetli muhabbet, dostluğun meyvesidir.  

Silinen hatıraları, toparlayalım.

Hayatımıza yer edenleri çıkaralım.

Üzerine, yaşadığımız günü ekleyelim.

Ömrümüzü elekten geçirelim.

Şimdi, bir çadır seriyorum üzerimize. Çadırımıza her gireni sevgiyle karşılıyoruz. Hepimiz yuvarlak yer sofrasında, birbirimizin yüzünü görerek oturuyoruz. Zihinlerimizde, giyim eşitliğimiz sayesinde bir sosyal statü yok.

Gece karanlığıyla göz kapaklarımızı indirdiğinde, uyumak için bir yatağa çıkmıyoruz. Yer yataklarımızı serdim ve kıvrılıp uyuyoruz.

Annelerimizin bakışlarında sonsuz şefkat; babalarımızın dik duruşunun altında dürüstlük var. Komşular arası bir yaş arayla, ağabeylerimiz ve ablalarımız var. Ağabeylerimiz, mahallenin asayişinden sorumlu. Ablalarımızın başını eğdiren yüce edebi; kardeşlerimizin, saygıdan el öpmesi var.

Sevdiğimizi, son nefese kadar bekleriz. Kendimize bir kuğu gibi tek eşli ömür biçeriz. Sadakatimiz, yuvalarımızın sıcaklığıdır.

Bakkaldan aldığımız bir meyve suyuna verilen değer ile bir yakınımızın evine gideriz. Emeğimizin karşılığı kazancımızla aldığımız hediyemiz, yüzümüzü ak eder.

Helal yoldan sağladığımız gelir, evlatlarımızın hayırlı olacağını garanti eder. Beş vakit alnımızı yere değdiren secdemiz, cehenneme götüren kibirden men eder. Ezanın sesiyle ağzımıza yudum götürmemiz, nefislerimizi terbiye eder.

Anne sütü alamayan bebeklerin süt anneleri; çocukların bir mahalle yemek yemeye kapısı var.

Sokaklarda çocukların oynayıp mutluluğu paylaştığı çeşitli oyunlar var. Her birini sırayla oynarlar. Bezirganbaşı, mendil kapmaca, sek sek, ortada sıçan, mahalle maçı, körebe, saklambaç, istop ve yerden yüksek…

Mahallenin dondurmacısı, çocukların yüzünde tebessüm belirlemesi için dondurmaları şekillendirerek verir. Bakkal amca, bir çikolatanın yanında sakızı hediye verir.

Uzak bir geçmişi hatırlatmadım. Bizim şiir gibi günlerimiz bitti. Çadırı kaldırdılar üzerimizden. Mavi kubbenin altında, artık yeşilliği seyrederken kuş seslerini işitemiyoruz. Zaman ise, bize tepkili. Zevk alamadığımız hayatı, çabucak alıyor elimizden.

Mehmet Akif Ersoy’ un İstiklal Marşı’ nda yazdığı “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” canımızı sıkıyor. Büründüğümüz yaşam şekli bize yakışmıyor. Biz neden peşindeyiz tek dişli canavarın?

Derinlerde yüzmek için

Tertemiz ciğerlerine güvenmelisin.

Gününe ışığın yansıması için

Güneşi karanlığa getirmelisin.

Bu toprakların nesli, nesildir gerçek. Bire bir ekleyerek sevgi ve saygıyı birbirimize yaşattığımız günlerin artacağına inanıyorum.

Değerli günler dilerim…

http://www.gazetebursa.com.tr/gecmisi-hatirlayalim-mi-yasayalim-mi-makale,3397.html